Üvey

MEHMET BİLAL’İN “ÜVEY” ADLI ÖYKÜ KİTABI EVEREST YAYINLARI’NDAN ÇIKTI.

Mehmet Bilal, Üçüncü Tekil Şahıs romanıyla şaşırtmıştı. Çıplaklığıyla, içtenliğiyle…

Adresinde Bulunamadı romanı yine erkeklere âşık olan erkeklerin tekinsiz yolculuğunda konaklıyordu. Bu iki romanıyla edebiyatımızda sadece kendine has bir yer edinen yazarımız, bu kez öyküleriyle çıkıyor karşımıza.

Üvey’deki öyküler sert, tertemiz, kopkoyu.
Birer sustalı gibi açılıp kapanıyorlar.
Erkeğin uğultulu yalnızlığı üstüne unutulmaz öyküler.

“(…) Bu kadar öfkeli, tehlikeli, gözü dönmüş olabilir miyim? Biriyle evine ya da evime giderken yolda bir an durup itiraf edebilir miyim? Su yeryüzünde kime bir hayat vaat edebilirim? Üç beş yıllık özgürlüğümden bundan sonraki hayatıma katlanabilecek kadar haz aldım mı? Haz dediğimiz şey önceden biriktirip ihtiyaç duyduğunda kutusundan çıkarabildiğimiz bir şey mi?”

Gerçeğine yenildiğin an

RADİKAL / 30/10/2010

TÜLİN ER

Belki korku, belki nefret, belki cehalet, sebebi ne olursa olsun, ‘öteki’ni yok etmeye dayalı bir dünyada yaşıyoruz. Ama öyle sıradan bir cinayetle değil, tecavüzle, lime lime ederek…

Korkaklık insanı ikiyüzlü ediyor. Kendi gerçeğini değil itiraf etme, onunla yüzleşme cesaretini bile gösteremeyenler, bu ‘cürete’ sahip olanları dışlayıp ötekileştiriyor. İnsanın kendini kabullenme zorluğu, karşısındakini hırpalama kuvvetini artıyor. Oysa tek ihtiyacımız olan samimiyet. Başkalarına, dünyaya ve en çok da kendimize karşı samimi olmak…
Bunları bana düşündüren, Mehmet Bilâl’in yeni öykü kitabı ‘Üvey’in, kitaba adını veren ilk öyküsünün finali oldu. ‘Öteki’ bellediğini içinde bulan, yaralı bir hayvanın acıklı saldırganlığına sahip bir üvey oğlun öyküsü bu. Aslında öyküyü ilk okuyuşum bu kitapla olmadı. ‘Üvey’ ilk olarak 2008 yılında, Amy Spangler ile Mustafa Ziyalan’ın hazırladığı ve Türkçe baskısını Everest Yayınları’nın, İngilizce baskısını ise ABD’deki Akashic Books’un yaptığı ‘Kara İstanbul’ (Istanbul Noir) adlı öykü derlemesinde yer aldı.
‘Üvey’in gücü, ötekilik halini ‘samimiyetle’ anlatmasından geliyor. HIV pozitif teşhisinin, eşcinsel olmanın, tecavüze uğramanın ya da gidecek yeri olmamanın yol açtığı yalnızlaş(tırıl)maya cesaretle dokunan öyküler yazmış Mehmet Bilâl. ‘Üvey’in kahramanları, verili hayatın tanımları içinde izine rastlanmayan bir yaşam sürdürmenin gerektirdiği cesareti ya gösterebilen ya da ömür boyu ağır bir sırrı taşımaya mecbur kalan kişiler. Biraz klişe bir ifade olacak ama ‘Üvey’ derdi olan bir kitap. Kendinden kaçanların, kendini bulanların, herkese diyemeyenlerin, şu koca dünyada bir başına kalmışların kitabı… Mesela İstanbul’da Beyoğlu’nda, mesela İstiklal Caddesi’nde ya da arka sokaklarda yanından geçen yüzlerce kişiden birinin bile fark etmediği insanların öyküleri… Kitabın daha adından başlıyorsunuz “öteki”nin hikâyesini dinlemeye; öykülerin hepsi de son cümlesine kadar bu derde sadık kalıyor.
Aslında biraz da acımasız bir kitap. Üstü örtülü, bilinen ama konuşulmayan, görülen ama dokunulmayan pek çok durumla yüzleştiriyor okuru. Kaçacak yer yok. Kitap var, siz varsınız, akıp giden bir öykü var ve gözlerinizin onu okumaya bir kez başlamış artık… Uyarı Ateşi öyküsü canınızı yakacak, çünkü küçük bir çocuğa tecavüz edildiğini elbette duydunuz, elbette “vah vah!” ettiniz ama hiç görmediniz. Görmeyi, daha fazlasını, daha detaylısını öğrenmeyi çoğunlukla istemediniz. Bir tecavüz anısıyla büyümenin, bir yetişkin olup işkencecisiyle yüzleşmenin ne demek olduğundan çoğumuzun haberi yok. Ölümle İç İçe elbette kalbinizi buracak, çünkü hasta sevgilinin yanında olamamak bir yana, cenazesine bile gidememenin ne demek olduğunu pek az kişi bilir. Mezarını ziyaret ederken bile dikkatli olmak, bunu başkalarına görünmeden yapmak… Hiçbir şey yaşanmamış gibi, bir yabancıymış gibi davranmaya mecbur kalmak…
Drag Queen’i, Goygoycu’yu, 2 Film Birden’i ya da Utanç’ı okuyunca, aslında kimsenin şaşırmayacağı bir gerçekle yüzleşiyorsunuz: tercihi ya da yaşam biçimi ne olursa olsun, tüm insan evlatlarının sevgiye ihtiyacı var. Utanç öyküsünün girişindeki Émile Zola alıntısı, tüm dertlerimizi özetliyor: “Dünyada biricik acı, sevilmediğini sanmaktır.” Çünkü seveniniz yoksa siz de yoksunuzdur; insanın varlığının boşa çıkması korkunçtur.
Kırık öyküsünü kitaptaki diğer öykülerden farklı bir yere koyuyorum, çünkü günümüzün çok önemli bir derdine ayna tutuyor. Dünyada milyonlarca insanı etkileyen bir mikrop, bunca “gelişmişliğimize” rağmen hâlâ bir mikrop olarak değil de bir lanet olarak görülüyor. HIV’yle AIDS arasındaki farkı öğrenme zahmetine katlanmayanlar kadar, bu hastalıktan mustarip kişiye laneti hak etmiş(!) bir öcü gibi yaklaşanlar da var. Ne kadar eğitimli, bilinçli, modern olursa olsun, toplumlar yüzyıllardır en çok korkularına sadık; korktuğu kendinden güçlüyse ona tapınmaya, zayıfsa ya da kendi gibiyse ezmeye hevesli…
‘Üvey’in sade anlatımı sayesinde, öykülerin geçtiği sokakların, evlerin, kafelerin, sinemaların bilumum manzaranın silueti gözümüzün önünde beliriyor. Öyküleri, sahnede izler gibi okuyorsunuz; benzer dertleri konu alan bazı filmler geliyor akla. Kimberly Peirce’nin 1999 yapımı Erkekler Ağlamaz filmini düşündüm; bir de 1992 yapımı bir Orhan Oğuz filmi olan Dönersen Islık Çal’ı. Belki korku, belki nefret, belki cehalet, sebebi ne olursa olsun, ‘öteki’ni yok etmeye dayalı bir dünyada yaşıyoruz. Ama öyle sıradan bir cinayetle değil, tecavüzle, lime lime ederek, karşısındakine hiçbir zararı olmayan bir bedene verilebilecek tüm zararlar verilerek yapılıyor bu. Homofobiden ya da zenofobiden mustarip kişinin kusuru kendisinde değil karşısındakinde görmesi ne tuhaf şeydir. Halbuki hakikat öyle açık ki: İnsan asıl zaferini, kendi gerçeğine yenildiği an kazanır.
‘Üvey’, okuyan kişinin gözlerinin ta içine bakarak bunu söyleyebilme cesaretini gösteriyor.

************

Ağır yalnızlıklar, hasarlı ruhlar

SABAH KİTAP / Perşembe, 28 Ekim, 2010

ELİF TANRIYAR

Mehmet Bilal, eşcinsel bir aşk hikâyesini anlattığı ilk romanı Üçüncü Tekil Şahıs ile edebiyat çevrelerine fırtına gibi girmiş, çok konuşulmuş, çok konuşturmuştu. Dışarıdan son derece eğlenceliymiş gibi gözüken bir dünyanın iç kırıklıklarını, ruh savrulmalarını tüm çıplaklığı ve içtenliğiyle anlatmıştı, öncelikle bir aşk romanıydı Üçüncü Tekil Şahıs, ama pembe bulutlardan çok cam kırıklarıyla dolu bir aşkın romanı…

Bu ilk romanı Adresinde Bulunamadı takip etti. Yine erkeklere âşık erkeklerin imkânsızlıklarla dolu aşklarım ve özünde yabancılığın, yalnızlığın ve korkunun da hikâyesini anlatmıştı.

Mehmet Bilal, 1980’ li yıllardan itibaren ilk öykülerini yayınlamaya başlamış. Çeşitli dergilerde muhabirlik ve sayfa sekreterliği yapmış. Aralarında Aliye ve Binbir Gece’nin de olduğu çok sayıda dizi ve filmin senarist ekipleri arasında yer almış. Çeşitli reklam ajanslarında uzun süre reklam yazarlığı ve yaratıcı yönetmenlik yapmış. Mehmet Bilal, halen senarist olarak çalışmaya devam ediyor, çeşitli basın yayın organları ve internet ortamlarında sinema, müzik ve edebiyat üzerine yazılar yazıyor.

Mehmet Bilal, bu kez öyküleriyle çıkıyor karşımıza. 10 öyküden oluşan kitabın açılışını kitaba adını da veren Üvey adlı öykü yapıyor.

Üvey, daha önce Everest Yayınları’ndan çıkan Kara İstanbul ve Stepson adıyla ‘Akashic Books’ tarafından yayınlanan İstanbul Noir adlı seçkilerde de yer almış.

Yazar, Üvey’de askerden döndüğü gün annesinin öldüğünü ve kendince bu ölümün baş şüphelisi olarak gördüğü üvey babasının peşine düşen genç, kırık ve kimsesiz bir adamın dramını anlatıyor. İntikamım almak için üvey babasının peşinden İstanbul’ un arka sokaklarındaki sefil bir Sirkeci oteline kadar gelen ‘Üvey’, burada babasından önce bir travestiyle karşılaşıyor. Ve şaşırtıcı bir biçimde tüm hayatı boyunca bir kez olsun görmediği şefkati ve sevgiyi, bu ilk başta ‘itici’ bulup, sonradan farkına bile varmadan alışıverdiği insanda buluyor. Üvey için pek çok açıdan kitabın en iyi ve edebi niteliği en yüksek öyküsü diyebiliriz.

Goygoycu, yolda beklemediği bir saldırı sonrası beyin sarsıntısı geçiren bir adamın hastane odasında kontrol altında yatarken, ona uyumaması için eşlik eden bir gencin anlattığı hikâyeleri dinleyen bir adamın, kaybolduğunu sandığı insanlıkla karşılaşmasından duyduğu şaşkınlığı ve mutluluğu anlatıyor.

Kırık, kitabın en ağır, okunması en zor öykülerinden biri… HIV Pozitif olduğunu bir yıl önce öğrenen genç bir adamın, korkularını, bunalımlarını ve kaybolan ümitlerini son derece çarpıcı bir biçimde, üstelik kolaya kaçıp, gözyaşı edebiyatı yapmadan, sert bir üslup ve kullanılan ilaçlara dek ilginç detaylar eşliğinde dile getiriyor.

Ölümle iç içe yine edebi niteliği en yüksek öykülerinden… Mezarcılık yapan bir gencin gözünden, genç bir erkeğin mezarını düzenli olarak ziyaret eden yaşlı bir adamın gizemli öyküsünü son derece hüzünlü bir biçimde anlatıyor.

Bende Kalanlar, yalnızca kitabın en uzun değil aynı zamanda en özellikli öyküsünü de oluşturuyor. Mehmet Bilal, ilk romanı olan Üçüncü Tekil Şahıs’ ta öyküsünü anlattığı reklamcı Erhan ve büyük aşkı DJ Semih’in öyküsünü bir anlamda kaldığı yerden devam ettiriyor. Kimi otobiyografik özelliklerin de yer aldığının sezildiği bu öyküdeki öfkeli ama sürükleyici dil, okuyucusunu hızla öykünün hüzünlü akışına çekerken; bir yandan da eşcinsel barları ve mekanlarında rastlanılan pek çok renkli tip ve kullanılan özel dille bezenmiş zengin bir dünyayı çiziyor.

2 Film Birden ve kitabın kapanış öyküsü olan Utanç da yine aşkın gelgitlerini yaşayan bir çifte dair iki sarsıcı öyküyü oluşturuyor.

69 ve Drag Queen ise kitabın nispeten en eğlenceli dile sahip iki öyküsü… 69’da sokakta rahatça yürümek için ‘erkek’ kılığına giren bir travestinin, Drag Queen’de ise mesleğini bırakıp kuaförlük yapma hayalleri kuran bir ‘Drag Quuen’ in renkli dünyası anlatılıyor. Yine de bu renge ve görünürdeki neşeye kanmayın, her ikisi de geçmişteki yaralar ve kırıklıklarla yüklü iki hikâye var bir kez daha karşımızda…

Uyarı Ateşi ise kitabın belki de en irkiltici ve sert öyküsü… Henüz beş yaşındayken, çocuk sayılacak bir genç tarafından tecavüze uğrayan ve sonrasında tüm hayatı kararan bir erkeğin, yıllar sonra ünlü bir gazeteci olan tecavüzcüsünün karşısına dikilip, hesaplaşmasının, son derece sert, öfkeli ve can acıtıcı bir üslupla anlatıldığı öykü; alışılmışın dışındaki konusu ve rahatsızlık edici gerçekçilikteki detaylarıyla dikkat çekiyor.

Mehmet Bilal, romanlarında büyük kalabalıklara ve tip zenginliğine yer veren bir yazar. Ancak bu kez öykülerinde az sayıda karakteri yakın mercekte inceliyor ve asıl olarak ana karakterlerinin derinlerine inmeyi tercih etmiş. Üvey, her şeyden önce ağır yalnızlıkları, korkuları ve çocukluktan gelen travmaları anlatan bir kitap. Doğal olarak da sert ve öfkeli bir sesi var.

Ve aşk… Neredeyse kaçılamayan bir lanet gibi hemen her öyküde başköşeye oturuyor.

Karşılıksız aşklar, kaçıp kovalanan sevgililerin ön plana çıktığı bu öyküler, adeta ‘üveyliğin’ kimsesizliğini, yalnızlığını duyumsatıyor.

************

“Yanında olduklarımı yazdım”

MİLLİYET  KİTAP / Kasım  2010

ASU MARO

Çocukken tek bir hedefi varmış: Hayatını yazarak kazanmak. Reklam metin- lerinden dizi senaryolarına kadar çok geniş bir yelpazede kalem oynatarak başarmış bunu. Derken iki roman gelmiş: “Üçüncü Tekil Şahıs” ve “Adresinde Bulunamadı”. Mehmet Bilal, şimdi öyküleriyle karşımızda. İtilmiş, kakılmış, aileden, mahalleden, hayattan atılmış, çeşitli biçimlerde ‘ötekileştirilmiş’ kahramanlarını şefkatle sarıp sarmalıyor öyküleriyle. Sokağa çıkabilmek için erkek kılığına giren travestiye de, hayatını çalan tecavüzcüsünün peşine düşen genç çocuğa da, mesleği bırakmak isteyen ‘drag queen’e de, HIV virüsü taşıdığını herkeslerden saklayan genç adama da anlayarak, severek yaklaşıyor.
Everest Yayınları’ndan çıkan kitabın adı “Üvey”. Zira öykülerin ortak teması, ‘üveylik’ duygusu.

John Fowles’dan bir alıntı yapmışsınız kitabın başında. “Ben bunu yazarken hâlâ varım, sen bunu okurken hâlâ varsın” diye sesleniyor okura. Yazının sizin için bir var olma biçimi olduğunun mu altını çizmek istediniz?
Biraz alışıldık bir laf oluyor ama evet, var olmanın, hayatta olduğunu hissetmenin bir yolu benim için yazmak. Çünkü ne kadar becerdiğimi ben takdir edemem, ama hayatta yazmaktan başka hiçbir şey yapmadım iş olarak. Ansiklopedi yazarlığından tut, reklam yazarlığına geç, dizi yazarlığı, senaryo yazarlığı, hatta şarkı sözleri de girdi araya. Bu benim kendi çocukluğumdaki hislerime de saygı biraz. Ya da istikrar ya da sıkıcılık ya da tutuculuk, hiç bilmiyorum. Ben çocukken ‘senarist’ demeyi bilmiyordum, “Ben senaryoyum” diyordum. Çünkü filmlerin başında ‘yönetmen’, ‘rejisör’ yazdığı gibi ‘senaryo’ yazıyordu. Bunu ilk kez itiraf ediyorum.

Bu kitapta öykülerden birinde ilk romanınızın kahramanı Erhan var yine…
Evet. “Üçüncü Tekil Şahıs” için her ilk roman gibi ‘otobiyografik’ diyenler oldu. Burada özellikle o aşkın devamını yazmayı çok istedim. Bu bana birkaç fırsat verdi: Bir, ‘bu otobiyografik olmayabilir’ demek; iki, ‘bir hikaye birkaç şekilde yazılabilir’i göstermek; üç, kitabı çok sevenler için de ‘devamında ne oldu’ya cevap vermek.

Gene mutlu olamadı ama. Sizin kahramanlarınız hiç gün yüzü görmeyecek mi?
Evet benim kahramanlarım biraz koca dünyada yalnızlığı yaşayan, gidecek fazla yeri olmayan insanlar. Biraz öyle çalışıyor aklım. Hayatın kenarında kalan, ötekileştirilen, yedek, üvey, öksüz, yetim kalan karakterler benim daha çok ilgimi çekiyor.

Romanlarınızdaki gibi burada da eşcinsel dünyasından hikayeler bunlar…
Evet. Farklı yaşlar, farklı sosyal konumlar, ekonomik, kültürel sınıflar, kent, kasaba, köy, çok farklı yer ve kültürlerdeki, ama evet, eşcinsel olan ya da eşcinselliğin problem olarak yaşatıldığı insanlar.

Bu kadar farklı insanın – dünyanın her birini o kadar içeriden anlatabilmişsiniz ki, sanki hepsini çok iyi tanıyor gibisiniz…
Bunu söylediğinize çok sevindim, çünkü iki romanımda hep kendini mi yazıyor meselesi vardı. İnşallah bu sefer söylenmeyecek çünkü “Ben kaç hayat yaşadım ki?” diye sorarım o zaman. Evet, o mezarcı da benim, o mezarlığa gizlice ziyarete gelen de benim… Ama hiçbiri ben değilim, aşkı bir lanet olarak yaşayan da benim, ama ona tanık olan da benim veya değilim… Bu kitap benim tam gönlüme göre oldu. Hem kendi çıtamı yükselttiğimi düşündüm, hem daha zengin insan malzemesine yer verebildim.

Peki o travesti tanıdığınız biri mi mesela?
Hayır, tek bildiğim şuydu: IMF’nin bir toplantısı nedeniyle travestilerin belli saatlerde sokağa çıkmasını yasakladılar, kendilerince bir temizlik harekatı yapıp. Buradan çıktım ben. Ben evde durmayı çok seviyorum ama bana birisi “Evden çıkma” dediği anda ne yapardım diye düşündüm. Kitabın nadir güleryüzlü hikayelerinden biri oldu.

Çok sert hikayeleri bile anlatışınızda bir şefkat var, o karakterleri sevmenizle ilgili belli ki…
Evet, tecavüzcüyü değil elbette ama o tecavüzcünün hayatını mahvettiği çocuğun arayışı, asaletle sorgulaması beni ilgilendiriyor, onu seviyorum, onun yanındayım. Öbürünün değil. Hayatta yanında olduklarımı yazdım. Haliyle aşkta da acı çekenin yanındayım. Sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da gidecek bir yeri olmayanların acısı benim canımı yakıyor. Aileden, okuldan, askerlikten, hayattan, işyerlerinden, sokaklarından, toplumun bizzat kendinden gördükleri zulümlerle, yapabildikleri kadar isyanla, boyun eğme dereceleriyle bir karakterler galerisi yapmaya çalıştım.

Bundan sonra da benzer hikayelerle mi devam edeceksiniz?
Bana bu dosyayı okuduktan sonra yayınevindeki editörüm “Senden bir tane heteroseksüel hikaye bekliyorum” dedi. Ben de “Niye?” dedim. “Zaten herkes yazıyor, benden niye bekliyorsun?” Yazamayacağımdan değil ama bu ihtiyaç niye? Ben biliyorum ki öyle bir hikaye yazsam daha fazla satarım. Ama kendiliğinden geldi bu, böyle bir inat da değil, böyle hikayelerim var.

“Bu kitap, Yıldırım Türker’in diskurunun ürünü”

İlk iki kitabınız romandı, bu kez neden öyküye karar verdiniz?
Ben üçüncü bir roman yazmaya çalışıyordum. Malzeme tamamdı fakat üslubuyla, diliyle o kadar uğraştım ki, büyük bir zaman geçirdim. Bazı malzemeler kendi formunu ister ya, sonunda öykü oldu o, bu kitaptaki “Uyarı Ateşi”. Hikaye benim için uzak değil, ama okur olarak da, yazma çabası olarak da daha çok romana gidiyor aklım. Sonra İstanbul Noir için benden öykü istediklerinde “Üvey”i yazdım.
Yıldırım Türker benim baş hocam, iki satır yazsam da onun onayı olmadan gün yüzüne çıkarmak istemem. Ona “Üvey”i okuttuğumda bana bir diskur çekti: “Bu roman alışkanlığı nedir, okurlarda da, yazarlarda da, yayıncılarda da… Öykü edebiyatın en has alanıdır. ‘Üvey’ de yazdığın en güzel şeylerden biri” dedi. O gecenin devamında benim kafam o yönde çalışmaya başladı. Önce “Uyarı Ateşi”ni bir daha ele aldım, bu dört yıl içerisinde yazdığım “Kırık” vardı, diğer öyküler de birer birer geldi. Ama dört yılda yazdığım öykülerin toplamı değil bunlar, bir şemsiye altında birleşebilecek 10 öykü.

O şemsiyeyi nasıl tanımlayabiliriz?
Aslına bakarsan ilk öykü kitabı yapmaya çalıştığımda dosyanın adı “Delikanlılar”dı. Öyküler yazıldıkça, ortak noktalarının delikanlılardan çok ‘üveylik hissi’ olduğu ortaya çıktı. Çünkü bir baktım ki benim karakterlerim ailede, okulda, hastalıkta, sağlıkta, hatta aşkta bile üvey. Bir insanın resmi olarak evlat olması onu ‘öz’ kılmıyor hayatta.


“Benim karakterlerim aşkta bile üvey!”

Bir erkeğin bir erkeğe duyduğu aşkı, o aşkın içinde barınan bütün duyguları yaşamaya bir ömrün yetmeyeceğini anlatan ilk kitabını okuduktan sonra takip etmeye başladığım üçüncü tekil şahıs; beni başka bir kitaba, alıcısı adresinde bulunamadığı için kalbine geri dönen bir mektuba götürdü. Kitaplarını okuduktan sonra başucumda, tanışıp arkadaş olduktan sonra ise hayatımda değerli bir yeri olan Mehmet Bilal, 10 öyküden oluşan ‘Üvey’ adlı yeni öykü kitabıyla, bizi hayatın ve aşkın arka sokaklarına götürüyor. Mehmet Bilal etkileyici anlatımı ve karakterlere gösterdiği özenli yaklaşımı ile hayata/hayattakilere inat, ötekileştirilmiş, üvey muamelesi görmüş bütün kişileri ve duyguları koruma altına alıyor…

‘Üçüncü Tekil Şahıs’, ‘Adresinde Bulunamadı’ romanlarından sonra okuyucu ile ‘Üvey’ adlı yeni öykü kitabınla buluştun. Önceki iki kitabında olduğu gibi anlattıkların ve kullandığın dil ile okuyucuyu yine derinden etkilemeyi başarıyorsun. Okuyucu yazdıklarının etkisinden uzun süre çıkamazken, sen o duygusal yoğunluktan sıyrılmayı başarabiliyor musun?

Okuyucuyu derinden etkilemeyi başarabiliyorsam ne mutlu bana. Duygusal yoğunluk ağırlıklı olarak yazma sürecince oluyor. Tabii önce bir iç hazırlık süreci var. Sonra her an, her saniye o karakterle birlikte yaşıyorum. Evet, belli bir olayın, bir meselenin içinde yaşayan bir kahramanım var diyelim ve ben onu yazmaya çalışıyorum, işte o günlerde ben şimdi yemek yerken, film izlerken, müzik dinlerken veya İstiklal’de yürürken o ne yapıyor, ne âlemdedir diye düşünüyorum, aklım hep onda kalıyor. Onunla birlikte acı çekiyorum, bazen yazarken bazen de öykü bittikten sonra ağladığım oluyor. Ancak kitap tamamen bitip benden çıktıktan sonra rahatlayabiliyorum büyük ölçüde. Yine de yazdım geçti, kurtuldum diye bir şey olmuyor, teflon tava gibi sıyrılamıyorum kolayca.

2008 yılında 16 yazarın öykülerinden oluşan ‘Kara İstanbul’ adlı kitapta tanıştığımız ‘Üvey’ adlı öykün, kitabın hem açılış öyküsü hem de kitaba adını veren öykü. Kitap adı olarak seçmenin sebebi öykülerindeki bütün kahramanlara, hayatın ve hayattakilerin üvey çocuk muamelesi yapması mı?

Evet. Öykülerimin teması, ortak noktası üveylik duygusu. Benim karakterlerim aile içinde, toplumda, okulda, iş hayatında, hastalıkta, sağlıkta ve hatta aşkta bile üvey olanlar. Eski sevgilisinin mezarını herkesten gizli ziyaret etmek zorunda kalan da, HIV virüsünü kaptığını kimselerle paylaşamayan genç de, sokağa çıkabilmek için ‘erkek’ kılığına giren travesti de, annesinin intikamını almak için kasabasından büyük şehre gelen zavallı delikanlı da, kafa travması geçiren müşterisinin belli bir süre uykuya dalmasını önleyebilmek için ona çocukluk ve gençlik hikâyesini anlatan jigolo da, aşkını lanetli bir yalnızlıkla yaşayanlar da üvey ya da üveylik yaşatılan insanlar.

Kitaptaki 10 öyküde de, okuyucuyu usulca ‘öteki’ leştirilen kişilerin dünyasına dahil ediyorsun. Okuyucu, aynı zamanda en güçlü tanık haline geliyor. Bu okuyucuda, planlı bir empati duygusu yaratma isteği mi?

Keşke ben de hayatımda bir şeyleri planlı yapabilsem. Ama evet, niye olmasın diye sorabilirim, keşke diyebilirim bu soruya cevap olarak. Bakın böyle hayatlar var, böyle dertler var, farkında mısınız demek de bir şey değil mi? Kitabın giriş alıntısı (John Fowles: “Ben bunu yazarken hâlâ varım, sen bunu okurken hâlâ varsın. Bu sözcükte bir giz, sadece sana söylenen bir sır hissetmiyor musun?”) belki de böyle bir sesleniş ihtiyacının sonucu. Ailesinden, mahallesinden, genel olarak hayattan atılmış, sosyal hayatın dışına itilmiş, ötekileştirilmiş, kendi dertleri içinde sıkışıp kalmış, yalnızlaştırılmış insanlar bunlar.

‘69’ adlı öykünde, sokağa çıktıklarında para cezasına maruz kalan travestilerin hissetiklerine, bir travestinin anlattıklarından tanık oluyoruz. Bir travestinin sokakta rahatça gezmek için erkek kılığına girmek zorunda kalması gibi trajik bir olayı anlatırken; toplumun, yasaların ve önyargıların vitrini değiştirmekten öteye gidemeyeceğini, hiç kimsenin başkasının kalbinde olup bitenlere müdahale etme gücüne sahip olamayacağının altını çizerek, onları cezalandırmışsın sanki…

Edebiyatın cezalandırmak gibi bir gücü var mı sence? Ben kendi adıma bilmiyorum, daha doğrusu emin değilim. Benim böyle bir gücüm yok mesela. Ama evet, hayatta ötekine, farklı olana, kendinden olmayana kolayca ceza kesenlere hepimizin kendi diliyle ve üslubuyla vereceği karşılıklar var. Belki benim elimden gelen de bu. Biliyor musun, ben ilk romanı yazdıktan sonra öyle farklı tepkiler geldi ki, bunları toplasam belki de ufak çapta bir sosyolojik araştırma yapmış kabul edebilirim kendimi. Korkunun, nefretin, cahilliğin, bağnazlığın vardığı noktaları çoğumuz biliyoruz ama bilmediklerimiz, tahmin edemeyeceğimiz şeyler de var. Elektronik postayla gelen masum bir yorum özellikle ilgimi çekmişti. “Ben bu kitabı okuyana kadar eşcinsellerin âşık olabileceğini, böyle sevip fedakarlık yapabileceklerini hiç bilmiyordum” diyordu. Düşünebiliyor musun? Sadece ötekinden tiksinen, gördüğü yerde yok etmek isteyenler yok, samimiyetle bilmeyenler, tanımayanlar, idrak edemeyenler, eşcinselleri bambaşka bir canlı türü gibi görenler de var! Eşcinsellerin de en temel insani duygulara sahip birer birey olabileceklerini algılayamayanlar var!

‘Bende Kalanlar’ öyküsü, başta benim gibi ‘Üçüncü Tekil Şahıs’ kitabını okuyup, gerçekçiliğinden dolayı oradaki başkahraman Erhan’ın başka bir isimle aramızda olduğundan şüphe etmeyenler ve onu merak edenler için büyük bir sürpriz. Erhan ile kâğıt üzerinde tekrar karşılaşmak ne hissettirdi sana?

Kâğıt üzerinde tekrar karşılaşmak, asıl okura ne hissettirdi diye ben sormak isterim. Çünkü Erhan’ı bir kez daha davet eden benim. Galiba benim bu öyküyü yazmaya ihtiyacım vardı. Ayrıca da ilk romanımı okuyup bu aşkın nasıl devam ettiğini merak edenlere bir sürpriz yapmak istedim. Elbette o temayı edebi anlamda başka nasıl yazabilirim sorusu da benim için bir tür kendime meydan okumaydı ve itiraf ederim ki, severek olduğu kadar içim yanarak yazdım. Hani daha önce sordun ya, yazdıktan sonra o duygusal yoğunluktan sıyrılabiliyor musun diye. İşte “Bende Kalanlar’ı yazarak ben bu öyküden sıyrılabildim, o defteri kapattım diye düşünüyorum.

Kitaplarında en çok kanayan duygu şüphesiz aşk. Aşk ilişkilerinde çok mutsuz olan kişilerin yaşadığı yalnızlıkla; ailelerinin ve toplumun onları, daha kendileri ile tanıştıkları yolun başından itibaren yalnız bırakmaları arasında güçlü bir bağ olduğunu göstermişsin aslında…

Umarım dediğin gibidir. Yine de aşkın büyük bir dert olduğunu düşünüyorum. İnsan belli bir yaşa gelince, belli bir eğitim almışsa, iyi kötü parasını kazanabiliyorsa örneğin; ailesiyle olsun, toplumla olsun baş etmenin yollarını da buluyor bir şekilde. Uzlaşarak veya çatışarak, özveride bulunarak veya kaçarak. Bu elbette insandan insana, kişiliğe göre veya koşullara bağlı olarak değişebilir tutumlar, tavırlar. Ama galiba aşk en belalısı, insanı en çaresiz bırakanı. Çünkü aşkın bir reçetesi, kullanım kılavuzu yok veya bir hazırlık kursu yok, tıpkı ölüm gibi. Cazibesi de ondandır belki.

Kaos GL dergisinin bu ayki dosya konusu; linç. Türkiye’de, LGBTT bireylere yönelik linç girişimleri hakkında ne düşünüyorsun?

Düğünde silah, tribünde bıçak, trafikte levye, her mahallede kendi çaplarında birer mafya. Şiddete bizimki kadar meraklı ve bu kadar alkış tutan bir toplum var mı, merak ediyorum. Hele bir de kendinden olmayana karşı girişilen linçe. Ne diyebilirim ki, kanım donuyor. Biz nasıl bir ülkede yaşıyoruz diye tasalanıp, ne yapabiliriz diye düşünüyorum. İnsanlığımızdan utanıyorum. Saldırı, şiddet veya cinayetle yetinmiyorlar, sadece öldürmek kesmiyor onları, kendinden olmayanları linç ederek, parçalayarak yok etmeyi görev sayıyorlar. Birini Kürt, öbürünü Ermeni, diğerini travesti diye veya bir başkasını sadece “Bana manalı baktı” diye öldüren kafaların olduğu bir toplum bu. Hukukla, eğitimle, sanatla, edebiyatla ve elbette sabırla yürüteceğimiz mücadelelerle alacağımız çok yol var daha.

“Aliye”, “Binbir Gece” gibi izlenme rekorları kıran dizilerin senaristliğini yaptın. Kitaplarındaki kahramanlara benzer kişilere ya da konulara, Türkiye’deki ikiyüzlü tavır ve yasakçı zihniyeti düşündüğün için mi yer vermiyorsun?

En iyi niyetle yapılan dizilerde bile yapaylıktan, ikiyüzlülükten uzak kalmak, arz talep denen o sevimsiz dengenin dışında bir şeyler yazmak gerçekten zor. Çünkü dizi her şeyden önce bir ticaret, koskoca bir sektör, çok bileşenli, karışanın çok olduğu bir arena. Ve sonuçta bir dizinin hayata geçmesini, başarısını veya barınabilmesini belirleyen şey ise sadece ve sadece reyting. Elbette kitapta da yüksek satışlar hedeflenebilir, yazımından pazarlamasına kadar para veya ün hesapları yapılabilir, yapılıyor da. Ama yapılmayabilir de. Tek başına, kendinle, içinle, kalbinle ve masumiyetle kalabildiğin bir alan edebiyat. İçine neyi ne kadar sindirebiliyorsan, elinden ne geliyorsa, sen kendin ne istiyorsan özgürce kalem oynattığın bir alan.

Müslüm Gürses için yazdığın ve hem Müslüm Gürses’in albümüne, sonrasında da Ferzan Özpetek’in filmine adını veren ‘Bir Ömür Yetmez’ şarkısındaki gibi içindeki aşk, bir ömre yetmeyecek kadar büyük mü?

İzin verirsen sorunu biraz düzeltebilir miyim? Ben o şarkıyı Müslüm Gürses için değil, Murathan Mungan için yazdım. O albüm Murathan Mungan’ın bir projesiydi ve güvendiği, sevdiği yazarlardan, şairlerden ve bir de benden şarkı sözü istedi. Nerdeyse görev verdi bize! Epeyce panikledim yazmaya başlamadan önce ama en fazla Murathan’a rezil olurum, o da zaten kabul etmez, sorun kalmaz diyordum. Fakat korktuğum gibi olmadı, şarkı hayat buluverdi ve albümün en çok sevilen parçalarından biri oldu ve tek klip de ona çekildi. Çaktırmamaya çalışarak senin sorundan uzaklaştım değil mi? Cidden bilmiyorum, elbette herkesin aşkı kendine ya da aşkı kendisi kadar. Ama bir itiraf daha, bir ömrümün yetmeyeceğini hissettiğim kadar sevdiğim biri oldu.

Röportaj: Çağlar Yerlikaya / Kaos GL


2010′dan ‘hatırda kalanlar’

SABAH – KİTAP / 30.12.2010

SABAH Kitap editörleri olarak yılın roman, hikâye, şiir, çocuk, gençlik, araştırma-inceleme, biyografi-anı, sanat, yemek ve sağlık kitaplarını seçtik. Haşmet Babaoğlu, Semih Gümüş, Müge İplikçi ve Abidin Parıltı kendi seçimlerini yazdılar.
Bir atasözü: “hatırda kalmaz, satırda kalır,” der. Satırlara aktarılanlardır, hatırda kalanlar. “Söz uçar, yazı kalır”, “kaydetmeyen kaybeder,” aynı doğrultudaki iki atasözü daha. 2010 yılının sonuna geldiğimiz şu günlerde kitap eki olan gazeteler ve kitap dergileri yılın kitaplarını seçmeye başladı. SABAH Kitap olarak biz de seçtik elbette. Kitap eki editörlerimizin önerdiği kitapları sekiz ayrı kategoride toplayıp, sıraladık. Öncelikle, en beğendiğimiz kitapları seçmiş olsak bile ‘bu kitaplar 2010 yılının en iyi kitaplarıdır’ demek diğer yayınevlerine, yazarlara ve kitaplara haksızlık olur. Ulaşıp okuyabildiğimiz kitaplarla ilgili bir değerlendirme bizimkisi. SABAH Kitap olarak kendi yaptığımız seçmeyle yetinmeyerek farklı bir liste daha oluşturmaya karar verdik. Başta SABAH gazetesi yazarları olmak üzere kitapla ilgili olduklarını bildiğimiz 30 kişiye 2010 yılından ‘hatırlarında kalan’ kitapları sorduk. Bizim hazırladığımız listeyle örtüşen kitapları çıkardığımızda bile ortaya çok sayıda kitap çıktı. Bütün örneklemler, eksik ve kusurludur. Objektif olmaya çalıştıysak bile gözümüzden kaçmış kitaplar olabilir. Bunu da hangi kitapların kalıcı olduğuna bağlı olarak zaman ve okurlar gösterecek.

SABAH KİTAP Yılın Kitapları
YILIN ROMANLARI
Yeşil Peri Gecesi – Ayfer Tunç Kirpiklerimin Gölgesi – Şebnem İşigüzel Mıvvel – Bedi Gümüşlü Karanlık Oda – Hakan Bıçakcı Karanlığın Aynasında – Murat Gülsoy Şah Sultan – İskender Pala

YILIN ÇOCUK KİTAPLARI
Aç Tırtıl – Eric Carle Kır Kurdu Kitap Kurdu – Bibi Dumon Tak Ottoline Okula Gidiyor – Chris Riddell Palavracı Lari Fari – Janosch Findus Kaybolunca – Sven Nordqvist Pijama Ailesi – İbrahim Sarı

YILIN BİYOGRAFİ-ANI KİTAPLARI
Halide Edib – İpek Çalışlar Hrant – Tuba Çandar Çağrışımlar, Tanıklıklar, Dostluklar – Şakir Eczacıbaşı İçimdeki İstanbul Fotoğrafları – Mario Levi Lüsyen – Can Dündar Dansa Aşık Bir Kuğu: Meriç Sümen – Nevsal Baylas

YILIN HİKÂYE KİTAPLARI
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikayeleri – Fatih Özgüven Gece Güzelliği – Onur Caymaz Kağıt Gemiler – Ayşegül Çelik Hayatın En Mutlu An’ı- Erendiz Atasü 
Üvey – Mehmet Bilal
Leş – Ferit Edgü

YILIN ARAŞTIRMAİNCELEME KİTAPLARI
Haliç’te Yaşayan Simonlar – Hanefi Avcı Emperyalizm Sosyalizm ve Türkiye – Korkut Boratav İki Darbe Arasında -İskender Pala Zeki Olduğunu Düşünüyor musun? – John Farndon Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer – Daniel Klein, Thomas Cathert NTV Yayınları Bilim Serisi

YILIN ŞİİR KİTAPLARI
Soğuk Kazı – Birhan Keskin Sesini Aramayan Şiir – Serhat Uyurkulak Bugünlerde Bahar İndi – Yaşar Kemal Gelecek – Murathan Mungan Sarı Şey- küçük İskender

YILIN GENÇLİK KİTAPLARI
Ürperti Maggie Stiefvater Deli Yeşil – Joyce Carol Oates Azim – Onur Eyüp Karadoğan Her Şey Olur – Cem Dinlenmiş Yaptığı En Kötü Şey – Alice Kuipers

YILIN SANAT KİTAPLARI
Al Gözüm Seyreyle – Güneş Karabuda’nın Yaşar Kemal Fotoğrafları Cennetin Kapıları – Doğan Kuban Gösteri – Selçuk Demirel Uyanmak İçin Henüz Çok Erken – Levent Çalıkoğlu